2 Şubat 2012 Perşembe

i

"Seni seviyorum, çünkü..." kalıbından hiç hoşlanmam.
"...çünkü seni seviyorum.", her zaman ezici bir üstünlüğe sahiptir bana göre. Bu yüzden geri adım attım ve düşündüm, bir şeye / daha doğrusu "biri"ne, "şey" olanı sevmek pek de saygı duyulur olmasa gerek / beslediğim sevgiyi anlatırken nedenlere bağlı kalmak bana yakışmazdı. Syd'den bahsedecektim, evet. Nedenleri karalamak, onların üzerine mürekkepler dökmek istiyorum iş bu şahısa gelince. Ancak, ancak, ancak... onun gözlerine odaklandığımda bir başkasını görüyorum ben. Sanırım olay da burada bitiyor. Onu en çok da, bu yüzden seviyorum. Ah, sebep. Hiç bu kadar sevimli olmamıştın.


peşin not: nazar eden sabah yatağında bülent ersoy'la uyansın lan.

27 Kasım 2011 Pazar

time, mr. freeman?

Sıkkın olduğumda, kırgın olduğumda, huysuz olduğumda yanımda o. Gelmeseydi, paylaşmasaydı, hissetmeseydi ne yapardım? Üstelik o kadar tatlı ki, dolup taşan bir kıskançlıkla onu köşeye bucağa saklayasım var, başkası görmesin, asla; gözümden sakınıyorum tam anlamıyla. Ellerim buz tuttuğunda ısıtan o, sinirden yanaklarım kızardığında beni ferahlatan o, canım o. Sarıyor sarmalıyor beni, saçlarımı okşuyor, gözyaşlarım onun teniyle buluşurken bana o yaşlardan bir dere yapıyor ve yeşilliklerle dolu bir bahçeye çıkıyoruz beraber. Onun kollarında kaybolmuşken, kafamı kaldırıp yüzüne bakıyorum. Immm, küçük bir sivilce çıkmış yanağında, muzurca kurcalıyorum. Ellerim yüzünde gezinirken, hafifçe kanamaya başlıyor sivilcesi. Bir süre sonra o kan yayılıyor, suratı değişiyor, bedeni değişiyor, ruhu çıkıp uzaklaşıyor, gözleri ifadesizleşiyor, ellerinin ısısı tükeniyor. Katreler boşanıyor gözlerimden, çılgına dönüyorum, nereye diyorum, haykırıyorum. Kollarıma düşüyor. Çok değişmiş ve değişiyor. En son, sanki bir ayna var kucağımda. Taşıdığım kişinin benden farkı yok. Kollarımda, ölü halde yatan kişinin benden farkı yok... Baştan beri benmişim o. Ve ölüp gitmişim, yine kendi kollarımda.

3 Eylül 2011 Cumartesi

bıktım senden gülfer

İstanbul'da yaşayan kuzenim belki bir aydan fazla bizde kaldı bu yaz tatilinde ve kuzenimin bugün, 3 Eylül'de evine gitme zamanı geldi. O giderken tek bir gözyaşı dökmediğime şaşırıyordum aslında, bilemiyorum; belki de vedalara alışmıştım artık, uğurlama anını hüngür hüngür ağlayarak değil de üzüntüyü perdeleyen esprilerle geçiştirmeyi yeğliyordum. Dün de abimi başka bir şehire uğurlayan ben, evin aniden sessizleşmesini ilk önce çok yorucu bulmadı ancak kısa bir arada bünyeme yenik düşüp uyuyakalmam, gözlerimi açtığım andan itibaren yüzleşmem gerekenleri bir bir önüme sundu. Kendimi bir kuyuya itilip o karanlığa terk edilmiş, buradan kurtulmak içinse hiçbir şey yapmayan bir çocuk gibi hissediyordum.

Evet, böyle hissediyorum çünkü kafamı dağıttığım, sorumluluklarımı unuttuğum bu iki insan neredeyse aynı anda yok oluvermişti yanımdan; geriye kaldı çözmem gereken onca test, yerine getirilmesi şart koşulmuş birçok görev... Zorunlulukları arkaplana atmak hiçbir zaman işe yaramıyor maalesef, bir yerden seni bulup kıstırıyor bu acımasızlar. Öyle ki sen onları göz ardı ettikçe büyüyorlar, hatta başka alanlara sıçradıkları bile oluyor. Evden çıkasım yok, hatta inzivaya çekilme gibi bir imkanım varsa onu değerlendirmek istiyorum sonuna kadar. Şu sıralar çoğunlukla telefonumdaki liranın bitmesine bile sevinir oldum. Ne konuşasım, ne sahte gülücük atasım var insanlara. Samimiyetsiz olacağıma hiçbir şey yapmamam daha iyi değil mi? Hele ki kendimde halletmem gereken bunca şey varken, başkalarına nasıl yetişebilirim?

Hayır, bu sizinle ilgili değil. Hepinizi eskiden nasıl seviyorsam şimdi de tek bir farklılık yok bu noktada. Sadece ben, bana çok yük oluyorum bu sıralar. Aşana kadar da böyle, ya telefonlardan; ya da dört duvar arasında - zillerden bucak bucak kaçarak...

5 Temmuz 2011 Salı

kes o kanatlarını melek. uçmamalısın artık.

sanki büyüdükçe üzerimize bir bohça daha ekliyor hayat. sırtımıza batıyor o kumaşın içindekiler, tenimizi deliyor, kanatıyor ama biliyoruz ki kat edilmesi gereken bir yol var önümüzde... o sıcak kanı hissediyoruz derinden, yerdeki minik damlaları görüyoruz, aldırış etmemek lazım, yürüyoruz...

yüzleşmek zor. yüzleşmek son noktadır aslında. değişmeye, güçlenmeye götürür insanı... kaçarız çoğunlukla ondan, bizim için özenle hazırladığı aynalarına bakmamaya çalışırız. Ancak gerçeklik budur, tamamen kendimizi yansıtan bir koridordayızdır aslında, gözlerimizi örter ve koşarız, durmaksızın kaçarız; en sonunda ayağımız takılır bir yere... kaçmak buraya kadardır işte. ne olursa olsun yolun sonu farkındalığa çıkar. sen ne kadar istemesen de, yere düşüp dudağın patladığında anlarsın gözlerini açman gerektiğini.

bu yaşıma kadar inatla içimdeki minik insanı öldürmediğim için kendimi tebrik mi etmeliyim, yoksa himayede görevli kanatlarımı kökünden kesmeli miyim bilemiyorum... bir yanım bas bas büyümek istediğini söylüyor, diğeri ise sen daha küçücüksün, bulaşma hiçbir şeye diyor. hiçbir şey hissetme, görme onları diyen yakarışları kalbime kadar duyumsuyorum. kapıma dayanmış onca göz beni bu derece bunaltırken, kendimi sürekli bir paradoksun içinde bulmam kaçınılmaz gibi. güzel kadının beğenilmekten, ilgi görmekten çok daha ötede bir kaderi varmış aslında. tanıyamamak. anlayamamak. ne düşündüğünü. boşluğunu. ve farkına varıyorum tecavüz için sadece bedene ihtiyaç duyulmadığını, bir ruhun da pekala tecavüze uğrayabileceğini...

ne olursa olsun, aptal, kurnaz, fahişe... bir kadının istediği tek şey katıksız sevgi. yapmayın. makyajlarına aşık olmayın. sırf vücutlarını istemeyin. sadece samimi olun. sevin onları. inanın, ihtiyaçları olan tek şey bu. özellikle güzel kadınların...

17 Haziran 2011 Cuma

virgül virgül virgül

Geçen gün, beni derinden yaralayan bir şey duymuştum, tarih kavramı hafızamda tam anlamıyla yer tutamasa da o an hissettiğimi unutabileceğimi pek sanmıyorum, göğsümün tam ortasına meteor düşmüş gibiydi; vücut sıcaklığım aniden yükselmiş, beynime saçma sapan bir uğultu gark etmişti, kalabalığın içindeydim; tanıdıklarımın, öylece kalakaldım, ağlasan ağlanmaz; bağırıp çağırılmaz, sadece donuk gözlerimdi onların yüzleriyle buluşan. Herkes bir anda yorumlamaya başladı durumu, şüphesine de kesinliğine de tüküresim geldi; her türlü iğrençti, kötüydü, ve ben bunu hak edecek hiçbir şey yapmadımdı, ama başıma gelmişti bir kere; sanki gazetede gördüğünüz üçüncü sayfa haberlerine yapılan yorumlar gibiydim, beni bulmaz böylesi dersiniz de o olayın ortasında kalıverirsiniz mesela.

şansıma o gün eve döndüğümde kimse yoktu, içime yayılmış acıyı bağırarak, çağırarak dışarıya kustum; isyan ettim, zırladım, güçlü olmaktan sıkılmıştım, çünkü şu hayattan öğrendiğim en mantıklı şeylerden biri de buydu zaten, sen ne kadar güçlüysen sınavın da o kadar zordu; ve ben bıkmıştım, belki de ben o kadar güçlü değildim, belki de bu sınava girmesi gereken şahıs ben olmamalıydım; sesim yayıldı odaların içinde, yankısını dinledim, yeter-bıktım-bunaldım, soru soran, eleştiren gözlerden ayrı bir sıtkım sıyrıldı, çok mu mutluydu gülfer, iyi be, emdiniz onu da çektiniz içinize, bu kızı da bu hale getirdiniz; ne zararı vardı, madem beş para etmeyecektiniz benim hayatımda ne işiniz vardı? bu gürültü patırtıdan fırsattan istifade o kadar çok kişi de nasibini aldı ki, yoruldum, aniden duyduğum anahtar sesiyle irkilerek toparlandım, ben böyleydim işte, kendimleydim, gülümsedim, "hmm evet iyiyim ama yorucu bir gündü biraz" dedim, bitmişti, işte bu kadar, olmuştu ve bitmişti.

Bilirsiniz kız mevzularını, bakımlı olmamız gerekir, bu bakım çoğu zaman canımızı yakar ama dişilik gereği katlanmak durumundayızdır, dişi kendisine bakan gözleri sever, onları önemser ve bunun için işkencelere sürükler kendini, benim de kaş aldırma gibi bir eziyetim vardır mesela, çok büyütürüm gözümde, canım yanar, görevliye bağırırım, hatta bazen acıdan gözlerim yaşarır, kaçarım. İşte o gün ilk kez hiçbir şey hissetmedim, öylece koltuğa yaslandım ve işimin halledilmesini bekledim, pıt pıt pıt cımbızın sesini dinledim, gözlerim kapanır gibi oldu, psikoloji bu noktada fizikselliği ezici bir üstünlükle yenmişti, gözümü yaşartana kadar canımı yakan o kaş aldırma olayı, içimdeki kördüğümle yarışamadı bile, hissetmedim bile, sadece bekledim, kaşlarımın alınmasını bekledim, "bugün iyi dayandın" dedi görevli, "evet, iyi dayandım" dedim; çok iyi dayandım ben.